Sapiens'in Günahları (IV)

Harari düşünceler tarihinin maddi temelini reddederek, son otuz yılın postmodern kavramsallaştırmasını tekrarlıyor. Yazar için insanlık tarihi, öngörülemez kaotik bir süreç.
Zelal Özgür Durmuş - bilimsoL
Cumartesi, 27 Ağustos 2016 23:30

Harari'nin Sapiens isimli popüler tarih kitabını ele aldığımız yazı dizisinin bu dördüncü bölümünde, yazarın tarih anlayışını masaya yatırıyoruz.

İLGİLİ HABER

İLGİLİ HABER


İnsan algısı için sonsuz olan zamanın içinde, insanlığın kültürel evrimini anlamlandırdığımız sürece insanlık tarihi diyoruz. İnsanlık tarihinin Homo cinsinin tümünü kapsadığını düşünebiliriz. Çok açık ki bu 2 milyon yıllık süreç içerisinde hem biyolojik, hem de kültürel büyük değişimler var. Bu tarih süreci içinde kültürel değişim, biyolojik değişimin önüne geçiyor ve başlıca belirleyen haline geliyor.
Bu kültürel değişimlerin kaynağı nedir? Bir mantığı var mıdır? Etkileşenler nelerdir, belirleyici güçler nelerdir? Tarihi inceleyerek bunları anlamaya çalışıyoruz.

Harari kitabında insanın hareket etmesinin, kurguladığımız hayallerin imkan verdiği işbirliği sayesinde mümkün olduğunu söylüyor. “İnsanların yaşamlarını örgütleyen temel düzenin aslında sadece hayallerinde var olduğunu” iddia ediyor ve bu hayal dünyası içinde “imparatorlukları, parayı ve dinleri yarattık,” diye örnekliyor. Bu toplam, türemiş alt başlıklarıyla birlikte bütün kültürümüzü oluşturuyor, diyor. İyisiyle kötüsüyle asla “öngörülemeyen kaotik bir tarih akışı” bulunduğunu söylüyor.

Peki tarihsel değişimin kaynağını nerede görüyor? Fikirlerin, kültürlerin bireyler, toplumlar veya çıkar grupları arası çatışmalarla değiştiğini söylüyor. Tarihin devinimini bu nokta ile açıklıyor; çatışmalar “kültürün motoru, türümüzün yaratıcılığının başat sebebidir” diyor. Harari’ye göre neyin, neyle, neden çatıştığını önceden bilemeyiz, dolayısıyla tarihin rastgele bir akışı var

Çatışma ve esasında çelişkilerin devindirici güç olduğunu kabul ettikten sonra bir adım öteye gidebiliriz. Şunları sorabiliriz: Çelişkiler nasıl ortaya çıkıyor? Hayaller arasında seçilim nasıl oluyor? Ona değil de bu hayali anlatıya insanlar nasıl ikna oluyor? Hayallerin“kıyaslayamayacağımız güzelliğine”, “nasıl oluştuğunu bilemediğimiz gücüne” göre mi kalıcılaştıklarını düşüneceğiz?

Harari bunları bilemeyeceğimiz fikrinde ısrarcı. Neredeye, farklı kişilik sahibi insanların kaprisleriyle dünyanın şekillendiğini düşünecek. “İlerleme yoktur” ve “tarihin akışı yönsüzdür” düşüncesinin kitabın özünü oluşturduğu çıkarsanabiliyor. 

TARİH GERÇEKTEN YÖNSÜZ MÜ?

Oysa, geniş ölçekte bakıldığında tarihte ortak ve öngörülebilir örüntülerin varlığı apaçık ortada. Bunu örneğin, Harari’nin “Tarihin en büyük aldatmacası” diye nitelediği tarımın tarihinden iyi biliyoruz.

Tarım ve yerleşik yaşama geçiş, dünyanın farklı bölgelerinde, farklı devirlerde, birbirinden bağımsız ya da yarı bağımsız olarak tekrar tekrar yaşanıyor: Mezopotamya’da, Uzak Doğu’da, Batı Afrika’da, Orta Amerika’da, Okyanusya’da. Harari saydığımız bazı bölgeleri söylüyor, bazılarından habersiz görünüyor. Daha önemlisi buradaki ilişkili yönelimi görmüyor. Bu derece karmaşık bir sürecin bu derece tekrarlanmış olması, tesadüf olmadığını gösteriyor.

Tarıma geçen toplumlarda, zamanla artan üretim ve nüfusun, yine birbirinden bağımsız olarak, insan toplulukları içinde daha karmaşık yapılar ve sınıfsal farklılaşmalara yol açtığını arkeolojik ve antropolojik çalışmalardan biliyoruz. Yine bir ortak örüntü. Bu aşamadan sonra da toplumlardaki çelişki ve çatışmaların başlıca dinamosunun bu sınıfsal farklılaşmalar olduğunu, toplumda hakim düşünceleri asıl belirleyenin bu çatışmalar haline geldiğini biliyoruz. 

Burada, son otuz yılın postmodern kavramsallaştırmasını Harari tekrarlıyor. Bir düşünce veya hayalin diğerlerinden iyi olduğunu ölçemeyeceğimizi ve dolayısıyla daha gelişkin düşüncelerin oluşamayacağını söylüyor. Örneğin “Hammurabi Kanunları’nda hiyerarşi ilkesi” olmasıyla “Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde tüm insanların eşit yaratıldığı” düşüncesinin yazılması arasında bir fark bulunmadığını ileri sürüyor. Özetle “dün ilk fikre inanıyorduk ve o iyiydi, bugün ikinci fikre inanıyoruz ve bu iyi,” diyor. Bu iki düşünce arasındaki gelişkinlik farkını, farklı bireysel faydalara biat eden insan kültüründe görüyor. İnsanlık, uçuşan düşünceler arasında, daha işlevsel olanın yolu açması sayesinde ve ihtiyaçları karşılayan düşüncelerin peşinde ilerliyor, diyebiliriz. 

DÜŞÜNCENİN MADDİ TEMELİ

Bu noktayı biraz daha açalım. Harari ve benzerleri ile ayrışma, epistemolojide oluyor: İdealist veya materyalist düşünce. İdealizm arabayı atın önüne koymak gibidir. Konumuz bağlamında, nasıl ki bilişsel yetenek için biyolojik donanımın evrilmesi gerekliyse bir düşüncenin de ortaya koyulabilmesi için onu üretebileceğimiz çevresel koşulların olgunlaşması gereklidir. Düşünceyle var olanın bir miktar ötesini hayal edebiliriz. Ama ilk önce var olan koşulları kavrayıp çelişkilerini ve onların sınırlarını belirlememiz gerekir. Mevcut koşulların çelişkileri sistem tarafından artık taşınamaz hale geldiyse, dönemin yarattığı olası düşüncelerin güçlendirdiği nesnellikteki mücadele ile ileri sıçrama gerçekleşebilir. Bu tarihsel materyalist yaklaşımdır.

Harari bu yaklaşımdan her durumda rahatsız olduğunu “antik çağlarla ilgili açıklamalarda materyalist ekol öne çıkmaktadır” diyerek ima ediyor. Bu yaklaşım yerine “inançla,” yani üretilen mitle yaşamın şekillendirildiğini kanıtlamaya uğraşıyor. Düşünceyle somutluk arasındaki diyalektik ilişkiyi kavrayamıyor. Dolayısıyla kültürel evrimdeki üretim aletlerini ve bunların gelişimini önemsiz görüyor. 

Tarıma ve yerleşik hayata geçiş sürecini ele alalım. Harari bunu habitat ve iklim değişiminin zorlamasıyla gerçekleşen bir ilerleme olarak düşünmüyor. Daha çok buğday arzusundaki insanın buğday tarafından esir alınması biçiminde tarif ediyor. 

Harari tarım toplumlarının, avcı-toplayıcılardan daha dar beslendiklerini ve daha sağlıksız olduklarını söylüyor. Gerçekten de bunu destekleyen birden fazla gözlem var. Ama tarım, insanlığa zarar vermesine rağmen, boş bir arzu uğruna yayılmadı. Yayılmasının nesnel sebepleri vardı. İnsan yarattığı yeni üretim biçimi ve üretim araçlarının gelişkinliği sayesinde daha çok ürün elde edebildi. Bu, tüm topluluklarda ve aniden gerçekleşen bir değişim değildi elbette, ancak bir topluluğun, kendini idamesi için gerekenden fazla ürün elde ettiği bir yaşam biçimini benimsemesi, ayrıca benimseyenlerin, benimsemeyenlerden daha fazla üremesi yalnızca doğal.

Bu tip toplumlar daha çok üremekle kalmadı, aynı zamanda bunlarda işbölümü çeşitlendi. Koşullar bir yandan farklılaşmayı bir yandan hiyerarşiyi doğurdu. Dahası, tam da tarım sayesinde ortaya çıkan boş zamanda insan düşüncesi üretimden daha bağımsız gelişebilmeye başladı. Tıbbın, mühendisliğin, bilimin kökenleri, yani insanlığın ortalama yaşam süresini bugün 70 yaşına çıkaran teknolojik ilerlemelerin temeli burada. 

Bu nedenle gezici bahçelerle başlayan çiftçilik büyük bir sıçramadır, bir devrimdir. 

İnsanlık tarihindeki diğer değişimi Harari bilimsel gelişmelerde görüyor. Bunu “cehaleti kabul eden modern kültürün, bilimsel keşiflerin bize yeni imkanlar sunabileceği” yönündeki ilerleme idealiyle açıklıyor. “Emperyalizm ve kapitalizm”in bilgiye yatırımla sermaye biriktirdiğini, kazanç elde ettiğini söylüyor. Neden bu gelişim Avrupa da oldu? Cevap, “çünkü onlar bu ideale inandılar” cümlesinden öteye gitmiyor. Bilgi toplama ve bilimsel gelişmelerin üretim sürecinin ihtiyaçlarını karşılamaya denk düşmesini, böyle bir ilk itkiyi yok sayıyor.

Önce İspanya, İngiltere ile başlayan ve daha sonra İspanya’nın gerileyip Hollanda’nın katıldığı, yeni toprakları sömürgeleştirme süreci nesnelliğin zorlamasına dayanıyordu. Avrupalıların yeni kıtalara yayılma sürecinin, vergi ve gümrükle birikim yapan Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’u almasının hemen ardından başlaması tesadüf değildi. Dönemin hakim sınıfına, tıkanan ticaret yollarının aşılması için deniz yolculuklarına para yatırılması, bilgi edinmeyi ideal olarak görmeye başlamaktan daha çok bir ihtiyaca denk düşüyordu. 

Kapitalist üretim biçimiyle birlikte toprağa bağımlı üretim biçiminin değiştiği koşullar yaygınlaştı. Zanaat ve ticaretin gelişimi, ileride gerçekleşecek Sanayi Devrimi'nin temellerini attı. Burjuvazinin iktidar mücadelesi, kağıt üzerinde de olsa, bir efendiye bağımlı olmayan insan fikrinin yolunu açtı, aydınlanmacı düşünce bu koşullarda olgunlaştı. Ve en önemli değişim: İnsanlar kitlesel hareketlerle kendi tarihsel çıkarları doğrultusunda tarihin akışını belirlemeye başladılar.

CENNET VE CEHENNEM

Tarım devriminden bugüne üretim biçimlerinin yarattığı çelişkilerin doğurduğu devasa çatışmalarla tarihsel ilerleme gerçekleşti. Bir yanda üretenin tüketeceğinden fazla olan kısmına, yani artı ürüne el koyan yöneticiler, üretim araçlarına sahip zenginler, diğer yanda emeğini satmaya mahkum geniş kesimler yarattı. Bu ilişki bugüne gelirken giderek karmaşıklaştı. Bu basit aletlerin üretim ilişkileri üzerinden türevi alınınca ortaya “sınırlı sorumlu şirketler” dahi çıkabildi. 

Yazarın dediğini biraz değiştirerek “cennet de cehennem de” bizim ellerimizde. Bilinçli varlıklar olarak gelişkin düşüncelere kavuştuğumuza göre daha iyi bir toplumsal ilişkiler ağı, bir işbölümü sistemi kurgulayabiliriz. Bu kurgunun gerçekleşmesi için günümüzdeki somut ilişkilerin dönüşmesi gerekiyor. Yeni bir üretim biçimi gerekiyor. Tüm üretim araçlarının tüm topluma ait olduğu bir sistem. Böylece üretimimiz üzerinde toplumsal faydayı gözeten bir planlama ve bölüşüm ağı oluşturabiliriz. 

Ne Hammurabi, ne de köle sahibi Jefferson tüm insanlık için bir ortak gelecek vaadedemiyorlardı. Bugün komünizm tam da böyle bir geleceğe işaret ediyor. Devletin, sınıfların, sınırların, dinin olmadığı bir sistem. Şimdi, bütün bu ideolojiler birbirinin dengi, diyebilir misiniz?


Kaynakça: 
- “Kemirgenlerden sömürgenlere insanlık tarihi” Alâeddin Şenel
- “Kısa yirminci yüzyıl tarihi” Eric Hobsbawm
- “Tarihte neler oldu?” Gordon Childe
- “Uygarlık tarihi” Server Tanilli

https://www.facebook.com/BilimsoL/

https://twitter.com/Bilim_soL