Sapiens'in Günahları (III)

Harari insanın doğayı tahrip ettiği geçmişini anlatıyor: “Hepimiz suçluyuz, türleri biz yok ettik, Neandertalleri biz katlettik”. Ama anlattığı hikayenin bir kısmı çarpıtma, bir kısmı da uydurma. Bir bilim insanına yakışmıyor. Ama belki de Harari’yi mazur görmek gerek. Ne de olsa kardeşlik ülküsünün esamesinin bile okunmadığı bir ülkenin, İsrail'in entelektüel çocuğu kendisi.
Düsseldorf Müzesi'nde Neandertal mankenleri (Kaynak: Wikipedia)
Ezgi Altınışık ve Mehmet Somel - bilimsoL
Cuma, 26 Ağustos 2016 21:00

"Sapiens" kitabına dair eleştirimizin bir önceki bölümünde kitabın insan tarihine dair genel bakışını, ayrıca insan soyunda bilişsel evrimi açıklayışını eleştirmiştik.

İLGİLİ HABER

İLGİLİ HABER

Bu bölümde ise yazarın, insanın ekolojik rolü ve başka türlere verdiği zarara dair yaklaşımını inceleyeceğiz. 

Canlılık tarihi, aynı zamanda var oluş ve yok oluşların tarihi. Canlılığın 4 milyar yıl önce ortaya çıkışından itibaren birçok türün soyunun tükendiğini biliyoruz. Öyle ki bugün yaşayan milyonlarca ökaryot türü, dünya tarihinde evrilmiş türlerin %1’ini bile muhtemelen temsil etmiyor.

Dünya tarihinde çok sayıda kitlesel yok oluş da yaşandı. Bunlardan en ünlüsü dinazorların yok olduğu 65 milyon yıl önceki vakaydı, ama çok daha vahim yok oluşlar da biliniyor: Örneğin 250 milyon yıl önce yaşanan bir vakada ise dönemin türlerinin %90 ila 96’sının yok olduğu tahmin ediliyor. 

TÜRLER NASIL OLUŞUR VE YOK OLUR?

Yeni bir tür aslında her zaman, daha önce yaşayan bir türün devamıdır. Yani bir anda, sıfırdan doğmaz. Ama bir popülasyon genetik sürüklenme ve doğal seçilim süreçleri sonucu atasından veya yaşıtı olan akraba popülasyonlardan farklılaşabilir. Farklılık büyükse, örneğin at ve eşekte olduğu gibi doğurgan döl vermeye engelse, bilim insanları bu iki canlı grubunu farklı birer tür sayar. 

Türleşmeyi hızlandıran doğal seçilim, fiziksel ve biyolojik çevresel koşullarla şekillenir. Milyonlarca yıl içerisinde çevre koşullarının sabit kalması pek mümkün değildir. Dünyanın yapısı ve iklimi sürekli değişir, ayrıca bir canlı soyunun etkileştiği diğer türler de sürekli değişir. Çevresel değişim sürdükçe, türler de hızlı ya da yavaş değişirler, bazen yeni türler doğar, bazen de yok olurlar.

Av-avcı ilişkisini ele alalım. Daha önce aynı çevreye uyum sağlayarak türünü milyonlarca yıl devam ettirebilen toplulukların, ortaya çıkan yeni bir avcı nedeniyle yok olabildiğini gözlemliyoruz. Örneğin Pasifik adalarına varan sıçanların buradaki yerli kuşların yumurtalarını yiyerek çok sayıda türü yok ettikleri biliyoruz. Tersine, bir avcının yok olması bir soyun çoğalıp ve çeşitlenmesine izin verebiliyor. Örneğin on milyonlarca yıl dünya üzerinde hâkimiyet süren dinozorların değişen çevre koşullarının etkisiyle 65 milyon yıl önce yok olması, memeli türlerin sayısında büyük bir artışa sebep olmuştu. 

Bir diğer önemli ekolojik dinamik konak-patojen ilişkisi. Öldürücü veya sömürücü solucanlar, mantarlar, bakteriler ve virüsler genelde çok hızlı evrildikleri için konak popülasyonları üzerinde sürekli bir tehdit. Mesela geçen binyılda Amerika’da tüberküloz, Avrupa’da veba büyük nüfus kesimlerini kırmıştı. Eğer önlem alınmasaydı, HIV’in günümüz insan nüfusunun önemli bir kısmını yok etmiş olacağını tahmin edebiliriz. Hastalıkların tüm bir popülasyonun soyunu tüketebildiği, Christmas Adası’nın yerli sıçanlarını yok eden tripanozom gibi örneklerden biliniyor.

Bu tip yok oluş süreçlerinde, türün her bir üyesinin aynı sebepten ölmesi gerekmiyor. Koruma ve evrim biyolojisi araştırmaları, bir türün nüfusu belli bir rakamın altına indiğinde kendileşme, yani akrabalar arası çiftleşme sonucu türün kendi kendine tükenme yoluna girdiğini gösteriyor. Sayısı birkaç düzinenin altına düşen bir türü kurtarmak ancak çok özel önlemlerle mümkün olabiliyor. Kendi başlarına bırakılırlarsa yok oluyorlar.

YOK EDEN SAPİENS

Homo sapiens Afrika savanlarında ortaya çıkan ve bu çevreye göre şekillenmiş bir türdü. Bir noktada, diğer birçok canlı türü gibi göç etmeye başladı. Doğal olarak göç ettiği çevrede yeni bir avcı türü veya yeni bir av olarak her şekilde denge koşullarını değiştirdi. Ancak Homo sapiens’in diğer canlılardan farkı, keşfettiği yeni yerlere sosyal kültürü sayesinde hem çok hızlı uyum sağlaması hem de çevre koşullarını değiştirebilmesiydi. 

Sapiens, 100 ila 50 bin yıl önce hem anavatanı Afrika’da, hem de dünyanın farklı kıtalarında yayılmaya başladı. Sapiens’in bu süreçte karşılaştığı zorlukları aşmak için kullandığı yöntemler, esnek beyni ve sosyalliği sayesinde bir kaplanınkinden, hatta diğer maymun ve insansı türlerininkinden de farklı olmuştur. Bu da modern insanın zaman içinde Dünya’da en baskın, en yaygın, biyokütlesi en yüksek soylardan biri haline gelmesine yol açtı.

Modern insanın yayılışı Afrika'dan yayılışı. Kırmızı bölge ve oklar modern insan popülasyonlarının çıkış bölgesi ve hareketlerini, turuncu bölge Neandertallerin ve sarı bölge Homo erectus türlerinin 100 bin yıl önce tahmini yayılım alanlarını gösteriyor. Rakamlar, modern insanın atalarının farklı bölgelere ulaştığı tarihleri gösteriyor.

İnsanın çevresini dönüştürme ve yeni doğal kaynaklara ulaşma yetisi, avcı-toplayıcı gruplarda bile, başka herhangi bir canlıya göre çok yüksekti. Ama bu yeti, tarım ile birlikte bir üst seviyeye çıktı ve müthiş hızlandı.

Harari’nin işaret ettiği gibi, bu faaliyetlerin doğrudan veya dolaylı yoldan çok sayıda türün yok olmasına neden olduğu bir gerçek. İnsan kaynaklı yok oluşların avcı-toplayıcı dönemden başlayarak yaşandığını, tarımla ve nüfus artışıyla hızlandığını biliyoruz.

HARARİ NEREDE YANILTIYOR?

Ancak Harari’nin sürekli olarak insan yıkıcılığına vurgu yapması, “suçu sabit,” diyerek insanı mutlak olarak mahkum etmesi, birden fazla sebeble kabul edilebilir bir yaklaşım değil. 

Birincisi, Harari’nin anlatısı gerçekçilikten uzak. Doğa tarihinin doğru bir aktarımı dinamik çevreyi yok sayamaz; yani insan olmasaydı da türler, pek çoğu daha düşük bir hızda bile olsa, yok olacaklardı. Harari’ninki gibi abartılı yaklaşımlar, kamuoyunun zihninde “mutlak uyum içinde bir doğa varolduğu” algısının oluşmasına yol açabiliyor, ki bu bilimsel olarak geçerli değil. 

Ama çok daha önemli bir nokta var.

Nasıl ki bugün bir Almanı, bir ABD’liyi, bir Türkiyeliyi, bireysel olarak, geçmişte ülkelerindeki hakim sınıfların akıl hocalığında yaşanmış kanlı olaylar, mesela soykırımlar nedeniyle suçlamak abes ise, suçlananda yapıcı olmayan bir ruh hali doğuracaksa, bugünün insanlığını da geçmiş tür kırımları nedeniyle suçlamak o kadar abes. Nitekim çevre ve başka türlerin akıbeti konusunda duyarlılık, aslolarak 20. yüzyılın ikinci yarısında gelişti ve toplum düzeyinde yaygınlaştı. 

Toplumu doğru yönde etkilemeye çalışan bir tarihçinin vurgulaması gereken, insanları olmayan suçlarla itham etmek değil, "bugün ne yapmalı," sorusuna yanıt aramak olmalı. Birkaç öneri sunabiliriz.

Birincisi, eğer tarihten bugüne dair ders çıkaracaksak, nüfus artışını, sermaye güdümünde plansız büyümeyi veya burjuva tüketim kültürünü masaya yatırmak gerekiyor. 

İkincisi, bugün insanlık hiçbir türün yapmadığı biçimde, kendi biyolojik güdülerini kontrol edebilen, insanlık adına veya başka türler adına kendi biyolojik doğasına müdahale edebilen kültürler üretebiliyor. Nüfus planlaması ve doğum kontrolü veya veganlık gibi. Bu kültürlerin doğru ve kamusal düzeyde etkili biçimde geliştirilmesi sayesinde insanlığın başka türlerle uyumunu artırarak varlığını sürdürmesi mümkün olabilir. Bunu hatırlatmak gerekiyor.

Üçüncüsü, insanın doğa üzerindeki etkisinin farkına varılmasının gerisinde ekologların, koruma biyologlarının ve evrimsel biyologların onyıllardır süren çabaları, türlerin etkileşimleri ve değişimleri konusunda üretilen ciddi bilgi birikimi yatıyor. Bu birikim sayesinde, doğal çevreyi, kendi haline bırakıldığında olacağından belki daha etkili koruyabilecek, örneğin yabani koşullarda nesli tükenecek bir türü kurtarabilecek araçlar geliştirmekteyiz. Bu birikimin önemini ve geliştirilmesi gerektiğini vurgulamak gerekiyor.

“Hepimiz suçluluyuz” düsturuysa, hem dikkati yapılması gerekenden uzaklaştırıyor, hem de insanlık adına hakim sınıfların bundan sonra işleyebileceği suçları normalleştirmiş oluyor! Yani deyim yerindeyse Harari, sol gösterip, sağ vuruyor.

NEANDERTALLERİN YOK OLUŞUNUN SORUMLUSU BİZ MİYİZ?

Son olarak, Harari’nin vurgu yaptığı Neandertallerin yok oluşunu ele alalım. Bu, bilim camiasında halen tartışılan bir konu. 

Neandertallerin batı Avrasya’da son izlerinin ortadan kalktığı 30 bin ila 19 bin yıl öncesinden söz ediyoruz. Kısaca özetlersek, söz konusu dönemde dünyada ciddi değişimler olduğunu biliyoruz. Bu dönem Son Buzul Çağı’nın sonunu kapsıyor. Neandertallerin yok oluşu da bu döneme denk geliyor. Buzul çağları sadece havanın soğuyup, her tarafın buzla kaplanması anlamına gelmez. Yapılan çalışmalar, bu dönemlerde havadaki karbondioksit miktarında, yani hem iklimde hem de canlılar dünyasında dramatik değişiklikler olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla halihazırda varolan koşullara uyum sağlamış bir türün, eğer esnek bir uyum yeteneği yoksa, böyle bir geçiş döneminde yok olması şaşırtıcı sayılamaz. 

Özellikle de cüssece büyük, nüfusça küçük türler, çevresel değişim dönemlerinde soyları ilk tükenenler arasında yer alıyor. Mamutlar veya mağara ayıları gibi. Cüssece büyük olmaları, birey başına yüksek miktarda yiyecek ihtiyacı nedeniyle kıtlıklardan çabuk etkilenmelerine, sayılarının az olması, hastalık gibi rastgele olaylardan kolay etkilenmelerine neden olur.

Neandertaller de bu kategoriye giriyor. Yani her ne kadar alet kullansalar ve ciddi bir kültürel aktarım kabiliyetine sahip olsalar da, küçük nüfusları ve yoğun kendileşme nedeniyle, çevresel değişimlerden ve hastalıklardan en hızlı etkilenebilecek türler arasındalar. 

Son Buzul Çağı’nda Neandertallerin bir sorunu daha vardı. Yaşam alanlarını kendilerine çok benzer bir türle paylaşmaya başladılar. Bu tür, Harari’nin anlatısında, Neandertallerden daha esnek uyumsal yeteneğe sahip olmuş olabilecek Homo sapiens idi (iki tür arasındaki bilişsel ve kültürel farkların tahmine dayandığı unutmamalı). Bu zor iklimsel değişim döneminde, sınırlı olan besin kaynaklarını yeni gelen modern insanlarla paylaşmak zorunda kaldılar. 

Dahası Buzul Çağı sadece insan türlerini değil, Neandertallerin binlerce yıldır av olarak gördüğü diğer canlı türlerini de tehdit ediyor, bir bir yok ediyordu. Böylece besin miktarı daha da azalıyordu. Son yapılan çalışmalar, bu baskının Neandertallerin kendi insanlarını yemelerine bile yol açmış olabileceğini ima ediyor (gerçi ölü yeme adeti pek çok insan kültüründe mevcuttur).

Dolayısıyla Neandertallerle Homo sapiens grupları arasında fiziksel çatışma olmasa bile, aralarındaki besin rekabetinin Neandertallerin soyunun tükenmesine yardımcı olmuş olması mümkün. Yani iki tür, aynı ortamı paylaşan her tür gibi, gündelik yaşam mücadeleleri içinde birbirlerine dolaylı olarak zarar vermiş olabilir. Ama olmayabilirler de, bilemiyoruz. 

Bir başka senaryo daha var. En az iki yüz bin yıldır batı Avrasya’da yaşayan Neandertaller, modern insanların Afrika’dan taşıdığı yeni patojenlere maruz kalmış olabilir. Bu şaşırtıcı olmaz, çünkü genelde sıcak iklimlerde mikrop çeşitliliği daha yüksek olur. Yani atalarımıza daha önce bulaşan ve atalarımızın doğal seçilimle, yani kırıla kırıla bağışıklık kazandığı mikroplar, bu sefer Neandertalleri kırmış olabilir. Tıpkı Eski Dünya’dan gelip Amerikan yerlilerini kıran tüberküloz gibi. Neandertallerin nüfusları küçük olduğu için bu salgının etkisi dramatik olacaktır.

Ama buna biyolojik bir savaş diyemeyiz. Fiziksel bir savaştan da bahsedemeyiz. İki türün birbirini bilinçli olarak yok etmeye çalıştığını varsaymak için elimizde somut ve tartışmasız tek bir delil yok

HARARİ’Yİ MAZUR GÖRÜN!

Harari’yse bizi bu iki türü, birbirleriyle düşmanmışçasına karşı karşıya koymaya, bir tür etnik çatışma hayali kurmaya çağırıyor. Bir yanıyla, "etnik saldırganlık ezelden beri vardı," demeye getiriyor. Saçmalık.

Ama belki yazarı mazur görmemiz gerek. Nitekim dünya kapitalizminin yarattığı en büyük felaketlerden birinin, 60 yıllık tarihi neredeyse tamamen savaş ve katliam dolu, nüfusun neredeyse tümümü yarı-profesyonel asker ve paranoyak yapmış, “insanlığın ortak geleceği” ve “kardeşlik” gibi ülkülerin küçük bir azınlık dışında esamesinin okunmadığı, zavallı bir ülkenin, İsrail’in entelektüel çocuğu kendisi. Tabii bunu söylerken, İsrail'in çok sayıda sosyalist aydın yetiştirdiğini, ülkede Arap ve Yahudileri bir araya getiren komünist örgütlerin halen canla başla mücadele ettiğini hatırlatmamız gerekiyor. Ne yazık ki Harari, bu aydınlardan değil.

İLGİLİ HABER

Kaynaklar: Yuval Noah Harari, 2016, "Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens, İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi", Kolektif Kitap

Wyatt vd, 2010, Plos ONE, "Historical Mammal Extinction on Christmas Island (Indian Ocean) Correlates with Introduced Infectious Disease", dx.doi.org/10.1371/journal.pone.0003602

Harper ve Bunbury, 2015, Global Ecology and Conservation, "Invasive rats on tropical islands: Their population biology and impacts on native species"

Prüfer vd, 2014, Nature, “The complete genome sequence of a Neanderthal from the Altai Mountains”, dx.doi.org/10.1038/nature12886

https://www.facebook.com/BilimsoL/

https://twitter.com/Bilim_soL