Nevzat Tarhan sendromu

Gerici bir Prof. Dr., AKP’ci bir psikiyatr, cahil bir bilim düşmanı... Nevzat Tarhan’ın medyada boy göstermesini sağlayan özellikleri bunlar.
Salı, 07 Aralık 2010 17:59

TGRT, Samanyolu, haber7, Vakit... Derken AKP’nin tüm medyayı etki altına alması, tüm medyanın topluca gericileşmesi ile tüm kanallar... Artık hepsinde, sık sık karşımızda gördüğümüz Profesör Doktor’lardan biri de Nevzat Tarhan.

Son dönemin gözde AKP’li profesörü Nevzat Tarhan, dün çıkarıldığı Habertürk ekranında önceki gün polis saldırısında dövülerek bebeğini kaybeden kadın öğrencinin durumunu değerlendirirken, “Bir Prof. Dr. Psikiyatrist bunları nasıl der?” dedirtecek şu “psikiyatrik” açıklamaları yaptı:

- Poliste kaygı çok yüksek. Burada kaygı, korku haline dönüşmüş.

- Ben bunu şöyle açıklıyorum, Başbakan haftada bir suikast atlatan birisi şu anda.

- Ormanda giderken elinde silah olan birisi korku fazlaysa, bir yerler kıpırdıyorsa silahı boşaltır oraya.

- O dönemin verdiği protesto yaşı... Protest olmak zevk veriyor gençlere.

- Belki öğrencilerin arasında provokasyon amaçlı kimseler, kışkırtıcılar vardır.

- (Sunucunun yerde tekmelenen öğrenci görüntüsünü göstermesi üzerine) Bu tip müdahale polislere canlı bombalara karşı önlem olarak öğretiliyor.

“Dindarlar daha uzun yaşıyor”
Tarhan, daha önce Diyanet Dergisi’ne verdiği bir röportajda dindarların daha uzun ve sağlıklı yaşadıklarını iddia eden Tarhan, “Duada vücut ısısı yükselir, ürperti hissi ile uyarılma yaşanır, algı gücü keskinleşir, bilinç düzeyi ve farkındalık artar” demişti.

“Solculuk, eşcinsellik hastalık”
Nevzat Tarhan göre solculuk bir hastalık. Tarhan’ın bilimsellik süsü verdiği görüşlerle bezediği cümlelere göre, eşcinsellik de bir hastalık. Bu iki argüman da yanlış olmalarına rağmen çeşitli bahanelerle savunulabilir. Prof. Dr. Tarhan’ın bunları savunurken kullandığı argümanlardaki izlek ise, bir mantıki tutarlılık bile sergilememesi bakımından tam bir sendrom.

"Homofobik değilim" deyip...
Haber7 sitesinde yazdığı bir yazısında öncelikle “Homofobikler eşcinsellere karşı ayrımcılık yapan, aşağılayan fiziksel ve psikolojik şiddet uygulayan kişiler olarak bilinir” diyerek “Ben homofobik değilim” demeye getiren Tarhan, arkasından şunları kaleme alıyor:

- Homoseksüel Pedofili olarak bilinen çocuk yaştaki eşcinsteki kişilere cinsel ilgi duyma en sık rastlanılan homoseksüalite biçimidir.

- Eşcinsellik sapmış bir cinsel tercihtir, çocuklara Pedofili yani cinsel ilginin nasıl geni yoksa eşcinselliğin de geni yoktur.

- (ABD’nin Irak Ebu Gureyb’deki işkence görüntüleri için) Cezaevinde erkeklerin çıplak vaziyette üst üste yığılması eçcinsel ABD’li askerlerin marifeti olabilir.

- Gerçi tarihte kazıklı Voyvoda olarak bilinen sırp komutan aynı zamanda eşcinseldi. Makatında kazığa geçirdiği askerleri orgazmik bir zevkle seyredermiş. [Kazıklı Voyvoda bir Sırp komutanı değil, Eflak Prensi’ydi.]

Bir de NASA haberine el atmaya kalkıştı
Tarhan, dün haber7’deki yazısında yine ibretlik bir cehalet örneği sergiledi. Biyoloji ve fizik bilgisinin lise düzeyinde olduğu bile şüphe uyandıran ve bilimsel bir makale okumayı bilmediğini düşündüren “profesörün” spekülasyonlarına bilimsel yanıtlar vermek mümkün.

Yazısında NASA’nın son araştırmasına konu olan makaley ele alan Nevzat Tarhan şöyle diyor: “DNA’nın en basit canlı olan yosunda mükemmel bir dizilimle var olması evrime uymuyordu. Bu nedenle neo-Darwinistler, ‘Darwin yaşasaydı ve DNA’yı bu haliyle görseydi Evrim teorisini yeniden yazardı. Muhtemelen de bir dış zekayı kabul ederdi’ diyorlar.”

Darwin, henüz DNA ya da genlere dair bilgisi olmamasına karşın pek çok gözlem ve deneyin ardından evrim teorisini öne sürmüştür. Darwin’den günümüze kadar, gittikkçe artan bilgi birikimi ve teknoloji ile yapılan çalışmalar ise Darwin’i haklı çıkarmış, zamanının ötesindeki fikri onu bilim dünyasında bugünkü yerine koymuştur. Darwin bugün yaşasaydı, yaşanan bilimsel gelişmelerden ötürü büyük heyecan duyar, teorisinin canlılığı ve geçerliliği, tahminlerinin doğruluğundan ötürü şaşkınlığa uğrar, bitmek bilmeyen bilimsel karşıtlıktansa sıkılırdı. DNA dizilimi ise uzun yıllar boyunca tesadüfi mutasyonlar ve tesadüfi olmayan doğa seçilimle, aşamalı olarak oluşmuştur ve hiç de sanıldığı kadar mükemmel değildir. Her birimiz, genomlarımızda 100 ila 200 arasında yeni mutasyon taşıyarak doğmaktayız.

Nevzat Tarhan: “Bu durumda bir bilim emekçisi insan ‘Beni inorganik maddelerin tesadüfi varoluşu yarattı’ demekte artık zorlanıyor.”

Canlıların yapısında önemli miktarda inorganik madde, cansızların yapısındaysa önemli miktarda organik madde bulunur. Canlıların yapıtaşlarını oluşturan bileşikler, hem cansız süreçlerle üretilebilir hem de evrende tahminlerimizin çok ötesinde bir bollukta bulunurlar. Bu bileşenlerin bir araya gelmesi ise fiziksel ve kimyasal etkileşimler içinde oldukça mümkündür. Örneğin hücre zarını oluşturan fosfolipit molekülleri, bir ucu suda diğer ucu yağda çözünebilir kimyasal yapıdadır. Sulu bir ortamda, bu moleküller suyu sevmeyen uçları içeride, suyu seven kısımları ise dışarıda olacak şekilde dizilerek hücre zarımıza çok benzeyen lipozom adı verilen yapıları oluştururlar. DNA ve RNA zincir yapıları ise daha küçük yapıların birleşmesiyle oluşur. Bu yapıdaki azotlu organik bazların, doğada yaygın olarak bulunan grafit kristallerinin üzerinde DNA’daki gibi karşılıklı bir konum alarak hidrojen bağları kurdukları gözlemlenmiştir. Kısacası moleküller, tesadüfi değil içinde bulundukları ortamın fiziksel ve kimyasal özellikleri dahilinde davranırlar ve milyarlarca yıl süren evrimsel süreç ile bakteriden insana her türlü canlıyı meydana getirebilirler. Doğada bir dış zekaya, tasarımcıya ve yaratıcıya ihtiyaç yoktur.

Nevzat Tarhan: “Yosun DNA’sı %80’e yakın, Şempanze DNA’sı %98 insan DNA’sının aynısıdır. DNA’da hem kodlanmış bilgi hem de protein özellikleri bilgisi Şempanze-İnsan farkını açıklamaya yetmiyor.”

Çok küçük olsa da, tüm farkı yaratan genomdaki bu dizilim farklılıklarıdır. Genomda 3 milyar baz çifti olduğu göz önünde bulundurulursa, farkın %1 olduğu bile düşünülse bu 15 milyon insana-özgü baz olduğu anlamına gelir ve bunların işleyişi üzerindeki çalışmalar devam etmektedir. Beyin gelişiminden dik yürümeye, tüysüzlükten konuşmaya tüm bilişsel ve işlevsel farklılıklarımız, genlerimizin çeşitli faktörlere göre işleyişine bağlıdır. Örneğin temel farklarımızdan biri olan konuşma kabiliyetinin FOXP2 adı verilen bir genle ilişkisi belirlenmiştir. Bu ve benzeri genler üzerinde pek çok çalışma devam etmektedir.

Nevzat Tarhan: “DNA dizini oluşmadan mutasyon oluşamazdı ve şimdi DNA hangi gerekçe ile arseniği yapıtaşı yaptı?”

Eğer Prof. Nevzat Tarhan makaleyi açıp okusaydı, makalede tek bir mutasyon kelimesinin geçmediğini bilirdi. Arseniğin, kimyasal özellikleri benzediği için, fosforla yer değişmesi oldukça bilinen bir kimyasal reaksiyondur. Arsenat iyonunun fosfata benzemesi nedeniyle bu reaksiyonun mümkün olması ve arsenatlı moleküllerin yer aldığı metabolik olayların sonunda daha az kararlı ürünlerin çıkması, toksik özelliğinin ana nedenlerinden biridir. Bu bakteri üzerine yapılan çalışmada ise, arseniğin hücrenin metabolizmada önemli moleküllerinde fosfor ile yer değiştirdiğine dair güçlü veriler bulunmuştur. Bakteri DNA’sında bir mutasyon varsa burda arseniği yapıtaşı yapan bir mutasyon değil, arseniğin yapıtaşı olarak kullanılmasının metabolik sonuçlarını karşılayan/dengeleyen mutasyonlar söz konusu olabilir.

Nevzat Tarhan: “Materyalizme üçüncü büyük darbeyi arsenik vurdu diyebiliriz.”

Bilimsel çalışmalar bugüne kadar materyalist düşünceye darbe vurmamıştır. Tersine doğadaki her olay bilimsel olarak anlaşılabilir maddi süreçler üzerinden işlemekte ve organizmalar fiziken tespit edilebilir maddelerden oluşmaktadır. Çalışmalar detaylandıkça, uğraşılan materyaller genişledikçe dün ve bugün için bilinmez olan şeyler açıklanmakta yarına yeni sorular bırakmaktadır. Evrendeki ve gezegenimizdeki doğal süreçler ve bilimsel olgular, doğaüstü mucize ve hurafelerden daha heyecan verici ve tatmin edicidir, bilim dünyası bugüne kadar doğaüstü açıklamalara gerek duymamıştır, duymayacaktır.

Tarhan yazısını şu sözlerle bitirdi: “Özetle benim geldiğim nokta, tasarımsal varoluşa, dış iradeye yani tek yaratıcı “Allah” a akıl rehberliğinde inanmak insanı iki dünyada da huzurlu eder.”

(soL - Haber Merkezi)